ABD Yargıtayı'nın vatandaşlık hakkı kararının arka planında çalkantılı bir siyasi manzara var

ABD Yargıtayı'nda (Supreme Court) son dönemde alınan kararlar, ülkedeki hukuki ve siyasi dengeleri derinden sarsarken, özellikle Donald Trump'ın gündeme getirdiği doğum yoluyla vatandaşlık (birthright citizenship) konusu, mahkemenin iç tartışmalarının ne kadar derin olduğunu gözler önüne serdi. Mahkeme, Cumhuriyetçi başkana taleplerinin tamamını vermese de, başkanlık yetkilerinin genişletilmesinden göçmenlik haklarının kısıtlanmasına ve seçim yasalarının değiştirilmesine kadar uzanan bir dizi kararla Trump yanlısı bir çizgi izledi. Bu süreçte Trump'ın gümrük vergileri ve posta yoluyla oy kullanma süreleri gibi konularda kaybettiği davalarda bile, kaybetme nedeni taleplerinin aşırı nitelik taşıması veya muhalefet şerhi yazan yargıçların duruşuyla ilişkilendirildi. Ancak, doğum yoluyla vatandaşlığı kısıtlayan idari emri iptal eden karar, mahkemenin sadece tek bir oylık farkla Anayasa'nın garantisini nasıl koruduğunu ve bu durumun ne kadar kırılgan olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.
Başyargıç John Roberts'ın mahkemeyi yönettiği ve Trump'ın Anayasa'yı, federal yasaları ve 1898 tarihli emsal kararları geçersiz kılmaya çalışan idari emri bozduğu davada, beklenen olmayan nokta kararın sadece 5'e 4 oy oranıyla alınmış olmasıydı. Roberts, kararında "Vatandaşlık, o dönemde de bugün de, haklara sahip olma hakkıydı" diyerek Anayasa'nın 14. Ek Madde'sinin yaratıcılarının bu sözü ülkedeki "her özgür doğmuş kişiye" verdiklerini hatırlattı ve "Biz bugün bu sözü tutuyoruz" diyerek kararın önemini vurguladı. Ancak çoğunluğu oluşturan "biz" kelimesi, Roberts, üç Demokrat yargıç ataması ve Trump'ın atadığı Amy Coney Barrett'tan ibaretti; çünkü Clarence Thomas, Samuel Alito ve Neil Gorsuch karşı oy kullandılar. Brett Kavanaugh ise tam bir tarafa katılmaktan kaçınarak, Trump'ın emrinin federal yasaya aykırı olduğu, ancak Anayasa'ya aykırı olmadığı görüşünü savundu ki bu görüş, Kongre'nin yeni yasalarla vatandaşlığı kısıtlayabileceği anlamına geliyordu.
Roberts ve Barrett'in bu kararı, Trump'a karşı liberal bir dönüş veya bir ihanet olarak yorumlanmamalı, zira onlar sadece statükoyu koruyarak radikal bir değişimi engellediler. Aynı gün içinde, Barrett ve Roberts diğer Cumhuriyetçi atamalarla birlikte seçim kampanyası finansı sınırlarını kaldıran ve trans bireylerin spor yapmasını yasaklayan kararlarda çoğunluğu oluşturdular. Bir gün önce ise, federal ticaret komisyonu gibi bağımsız ajanslar üzerindeki başkanlık yetkilerini artıran ve neredeyse bir asırlık emsali tersyüz eden bir karara imza attılar. Bu tablo, doğum yoluyla vatandaşlık kararının mahkemenin genel ideolojik yönünü değiştirmeden, sadece spesifik bir anayasal sınırı koruma altına aldığını gösteriyor.
Mahkemenin bu son kararları, Nisan ayında Yargıç Elena Kagan'ın "Seçim Hakları Yasası'nın yıkımı" olarak nitelendirdiği oylama hakkı davasının (Louisiana v. Callais) ardından geldi. O dava ve takip eden süreçler, özellikle Kasım seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilere avantaj sağlayacak şekilde, Siyahların oy gücünü azaltacağı düşünülen seçim haritalarının kullanımına izen verdi. Alt mahkeme tarafından kasıtlı ayrımcılık bulunan haritaların onanması, Yargıtay'ının seçim siyasetindeki rolünü ve mevcut yapıdaki muhafazakar çoğunluğun etkisini bir kez daha gündeme getirdi. Dolayısıyla doğum yoluyla vatandaşlık kararındaki bu dar ve sancılı çoğunluk, sadece bir hukuki zafer değil, aynı zamanda mahkemenin diğer tüm kararlarında sergilediği siyasi tutumun keskin bir tezatı olarak dikkat çekiyor.
Bu haber hakkında sor
Yanıtlar yapay zekâ tarafından, yalnızca bu haberin içeriğinden üretilir.
Bu, yapay zekâ tarafından üretilen bir özettir. Haberin tamamı kaynağındadır.
Haberin tamamını kaynağında okums.now